İKİNCİ KİTAP BEDİÜZZAMAN'IN RİSALELERİN TEFSİR EDİLMESİNE BAKIŞ AÇISI NEDİR? BEDİÜZZAMAN HAYATTA İKEN RİSALELERİ TEFSİR ETME YAKLAŞIMINA İZİN VERMİŞ MİDİR?


İKİNCİ KİTAP
BEDİÜZZAMAN'IN RİSALELERİN TEFSİR EDİLMESİNE BAKIŞ AÇISI NEDİR? BEDİÜZZAMAN HAYATTA İKEN RİSALELERİ TEFSİR ETME YAKLAŞIMINA İZİN VERMİŞ MİDİR?
Bediüzzaman'ın eserlerinin geniş kitleler üzerinde oluşturduğu samimi etki son derece açıktır. Dolayısıyla insanlar üzerinde böylesine geniş çaplı etki uyandıran eserlerin, anlaşılamaz ya da çözülemez bilgiler içerdiğini iddia edebilmek hiçbir şekilde mümkün değildir. Bu gerçekler, Bediüzzaman'ın Risaleler'deki apaçık sözlerini bir kez daha tefsir etme ve yorumlama gibi girişimlere hiçbir şekilde ihtiyaç olmadığını da açıkça ortaya koymaktadır. Dahası kitap boyunca da anlatıldığı gibi, Risaleler'in batıni tefsir mantığıyla ikinci bir kez daha tefsir edilmesi pek çok açıdan sakıncalı bir yaklaşımdır.
Bediüzzaman böyle bir tefsir anlayışına karşı olduğunu pek çok kez ifade etmiş ve böyle bir girişimin engellenmesi için bu bakış açısını anlatan sözlerini Risaleler'e ekletmiştir. Risaleler'in her kesimden, her yaştan, her meslekten insanlar tarafından kolaylıkla anlaşılabileceğini belirtmiş; bu nedenle sözlerinin ayrıca tefsir edilmesine ihtiyaç olmadığını ifade etmiştir. Böyle bir tefsir mantığı ile sözlerinin gerçek anlamından uzaklaşabileceğini hatırlatmış; bunun yerine konulara ilişkin bir açıklama gerekiyorsa, bunun aynı sayfada yer verilecek kenar notlarıyla izah edilmesinin daha yerinde olacağını söylemiştir. Hatta bu tür tashihler engellenmediği takdirde, Risaleler'deki sözlerinin suistimale açık hale geleceğini belirtmiştir.
Dolayısıyla Bediüzzaman'ın Risaleler'deki tüm sözlerinin, onun bu hatırlatmaları doğrultusunda ve Risaleler'deki açık izahları esas alınarak değerlendirilmesi gerekir. Bunun dışında, 'falanca kişinin rüyası, falanca kişinin özel sohbetlerde duydukları, falanca kişiye yapılan özel açıklamalar' gibi izahların hiçbir geçerliliği yoktur. Bediüzzaman'ın yazımını bizzat tashih ve tasdik ettiği eserlerindeki sözleri dururken, bunların yerine, hepsi birbirinden farklı kişilerin ağzından aktarılan birbirinden farklı açıklamaların esas alınması hiçbir açıdan doğru bir yaklaşım olmaz.
Bu durum Bediüzzaman'ın Risaleler'de anlattığı her konu için geçerlidir ve Bediüzzaman'ın her bir sözü bu bakış açısıyla değerlendirilmelidir. Bediüzzaman'ın talebelerinden Mustafa Hulusi, Bediüzzaman'ın bu konudaki düşüncelerini şöyle dile getirmektedir:
Ey hocalar ve ehl-i kalb! Soracağınız suallerin cevaplarını Risale-i Nur'da bulabilirsiniz. Ehl-i keşf (gözle görülmeyen gaybi hakikatleri Allah'ın lütfuyla keşfedip bilen evliyalar) ve kalbden birisi, benim gibi aciz bir insandan Mehdi'yi soruyor. "Ne vakit gelecek..." Daha Mehdi'yi anlayamamış. Dabbetü'l-Arz kimler olduğunu bilmiyor. Bunlara dair, Risaleler'de birer bahis (söz, açıklama) vardır. Her müşkil sualin (zor sorunun) cevabını o Risaleler'den arayınız, bulursunuz. (Mustafa Hulûsi, Barla Lahikası, sf.143)
Bediüzzaman ise Emirdağ Lahikası'ndaki bir sözünde, her konuda olduğu gibi bu konuda da en doğru açıklamaların Risaleler'de bulunabileceğini hatırlatmış, Risaleler'de yazılanlar okunduğunda adeta kendisiyle görüşülmüş gibi en doğru bilgilere ulaşılabileceğini belirtmiştir:
Risale-i Nur'un her bir kitabı bir Said'dir. Siz hangi kitaba baksanız benimle karşı karşıya görüşmekten on defa ziyade hem faydalanır, hem hakiki bir surette benimle görüşmüş olursunuz. Risale-i Nur bana hiçbir ihtiyaç bırakmıyor. (Emirdağ Lahikası, sf.159)
… Çünkü der: "Benimle görüşmek isteyen, eğer ahiret için, Risale-i Nur için ise; Risale-i Nur bana kat'iyyen ihtiyaç bırakmamış. Milyonlar nüshası her birisi on Said kadar faide veriyor… (Emirdağ Lahikası-2, sf.214)
Bu sözler, pek çok konu gibi ahir zaman ve Mehdi konularında da gereken her türlü cevabın ve Bediüzzaman'ın bu konudaki tüm fikirlerinin Risaleler'de bulunabileceğini ve anlaşılabileceğini göstermektedir. Bu gerçeğe rağmen, ısrarla Risaleler'in yeterli olmadığını ya da tefsire ihtiyaç olduğunu öne sürmenin hiçbir mantığı yoktur. Bediüzzaman'ın her sözü, Risaleler içerisinde değerlendirilmeli; anlattığı bir konunun yanıtı, yine onun Risaleler'deki hikmetli sözlerinde aranmalıdır.
Ayrıca böyle bir tefsir mantığının, Risale-i Nur Külliyatı üzerinde nasıl bir etki oluşturacağının iyi düşünülmesi gerekir. Çünkü böyle yanlış bir yaklaşımla isteyen herkes, bunu meşru görerek Bediüzzaman'ın her sözüne kendince farklı bir açıklama getirebilir ve bu şekilde Bediüzzaman'ın hiçbir izahını kabul etmeyebilir. İsteyen kişi, kendince uygun görmediği her izahı, şahsi kanaatlerine ya da çevresinden duyduklarına göre tefsir etme yoluna gidebilir. Menfaatleriyle her çatışan, kendi düşünceleriyle her çelişen, kendince yapacağı batıni tefsirlerle kendisine Bediüzzaman'ın sözlerinden delil bulmaya çalışabilir.
Oysa çok açıktır ki bir asrın müceddidi olan, Allah'ın kendisine özel bir hikmet ve ilim bahşetmiş olduğu böyle bir şahsın, tüm dünya Müslümanlarını yakından ilgilendiren önemli açıklamalarının batıni tefsir adı altında yanlış yorumlanması son derece sakıncalıdır. Böyle bir bakış açısı, Risaleler'in orijinal halinden uzaklaşmasına ve Müslümanların yanlış bilgilendirilmelerine neden olacaktır. Bu da, Bediüzzaman'ın hikmetli sözlerinin ve kıymetli açıklamalarının gereği gibi takdir edilememesine ve pek çok insanın onun üstün ilminden, feraset ve basiretinden gereği gibi istifade edememesine yol açacaktır. Kuşkusuz Bediüzzaman'ın şahsına ve eserlerine gösterilecek en güzel sevgi, saygı ve sadakat, onun tüm Müslümanlara bıraktığı değerli mirası olan Risale-i Nur Külliyatı'na sahip çıkıp korumakla ve onun gerçekte söylemek istediklerini tam anlayıp onu desteklemekle mümkün olacaktır.
SONUÇ
Her takva sahibi mümin "Ve onlar: "Rabbimiz, bize eşlerimizden ve soyumuzdan, gözün aydınlığı olacak (çocuklar) armağan et vebizi takva sahiplerine önder kıl," diyenlerdir." (Furkan Suresi, 74) ayetinin hükmü gereği, inananlara "önderlik yapmak" isteyebilir.
Bir şahıs Müslümanları birleştiriyorsa, onların başına geçerek, Allah'ın izni ile Müslümanları içine düştükleri sıkıntı ve zorluklardan kurtarıp, huzur, adalet, bolluk ve refaha kavuşturuyorsa bu kişiye ne dendiği önemli değildir. O şahsa ister bir lider, ister birleştirici densin, o Hz. Mehdi'nin en büyük alameti olan icraatı yapmış olacaktır. Bu nedenle, "sadece ona has olan icraatları kim yerine getirirse, Mehdi o kimsedir" şeklindeki yaklaşım ve hüsn-ü zan doğru olacaktır.  Burada önemli olan, böyle tarihi ve mukaddes bir görevin yerine getirilmesidir. Dolayısıyla Müslümanlara Altınçağ'ı yaşatacak şahsın, -adı ne olursa olsun- Mehdi olması umut edilir ve Peygamberimiz (sav)'den 1400 yıl sonra bunları başaracak kişi için de "herhalde O'dur" diye düşünülebilir.
Bediüzzaman da eserlerinde, geleceği hadislerde net olarak açıklanan Hz. Mehdi'nin çıkışı, müjdelenmemiş olsaydı dahi, gelmesinin adetullaha (Allah'ın kainatta koyduğu değişmez hükümlere) uygun olduğunu şu şekilde belirtmiştir:
Herşeye gücü yeten Allah, Hz. Mehdi ile İslam'ın üstündeki karanlığı dağıtabilir. Ve vaad etmiştir, vaadini elbette yapacaktır. Kudret-i İlahiye (Allah'ın gücü) noktasında gayet kolaydır. Eğer daire-i esbab (sebepler bazında) ve hikmet-i Rabbaniye (Allah'ın dilemesi) noktasında düşünülse, yine o kadar makul ve vukua (gerçekleşmeye) layıktır ki; eğer muhbir-i Sadık'tan (doğru sözlü olan Peygamber (sav)'den) rivayet olmazsa dahi, herhalde öyle olmak lazım gelir. Ve olacaktır diye ehl-i tefekkür (tefekkür ehli, alimler) hükmeder." (Mektubat, sf.411-412)
Ayrıca bu durum sadece Hz. Mehdi için değil, Hz. İsa için de geçerlidir. Hristiyanlık dinini hurafelerden arındırıp, özüne dönmesine vesile olan bir şahıs, aynı zamanda Hristiyanlığın Kuran'a tabi olmasına, iki dinin mensuplarının ittifaklarına vesile olsa ve anne babası da olmasa, bu şahsın da Hz. İsa olması umut edilir. Sonuç olarak bu mübarek şahıslar Allah'ın izni ile gelecek ve kaderlerinde olanı yaparak İslam ahlakının yeryüzüne hakim olmasına vesile olacaklardır.
Bediüzzaman da, Allah'ın bu adetullahını bilerek eserlerinde Hz. Mehdi'nin çıkışı ve İslam ahlakının dünya hakimiyetine vesile olması konusunda hiçbir şüphesi olmadığını ifade etmiş ve bu fikirlerini de en anlaşılır ve en hikmetli sözlerle tüm Müslümanların bilgisine sunmuştur. Bediüzzaman'ın son derece açık ve samimi ifadelerle ortaya koyduğu bu gerçekleri, hiçbir delil olmadan, sadece yorum, tevil ya da tefsir adı altında örtmeye çalışmak ve bu yolla 30-40 yıldan beri belki de binlerce insanın yanlış yönlendirilmesine neden olmak, elbette ki büyük bir sorumluluktur.
Dolayısıyla batın tefsirciliğinin, kitap boyunca anlatılan tüm bu yönleri dikkatle değerlendirilmeli ve Bediüzzaman'ın sözlerinin, gerçek anlamıyla tüm Müslümanlar tarafından anlaşılıp öğrenilebilmesinin yolu açılmalıdır. Allah'ın izniyle çok yakın bir gelecekte Bediüzzaman'ın bu müjdeleri gerçekleşecek; tüm dünya Hz. Mehdi'nin liderliği altında toplanacak, Kuran ahlakının yaşanmasıyla birlikte anarşi ve kargaşa ortamı son bulacak ve yeryüzüne huzur ve barış hakim olacaktır. Tüm İslam ümmetinin 1400 senedir beklediği bu tarihi şahsın gelişi, o güne kadar yanlış bir bakış açısıyla yapılan tüm tevil ve tefsirlerin geçersizliğini zaten açığa çıkaracak ve Bediüzzaman'ın sözlerinin hikmetini açıkça ortaya koyacaktır. Ancak asıl önemli olan, bu mübarek şahsın gelişi için tüm Müslümanlarla birlik olup en güzel hazırlığı yapabilmek; bu tarihi ve şerefli olayda Hz. İsa'nın ve Hz. Mehdi'nin destekçilerinden ve yardımcılarından olabilmektir. Allah'ın Kuran'daki hakimiyet vaadi ve Peygamberimiz (sav)'in müjdeleri gerçekleştiğinde, öncesinde bu gelişmelerden şüphe duyan kimselerden olmanın, kişiye dünyada ve ahirette sorumluluk yükleyebileceğinin ve mahcubiyet yaşamasına neden olabileceğinin de unutulmaması gerekmektedir.
Hz. İsa ve Hz. Mehdi'nin ahir zamanın beklenen kutlu şahısları oldukları anlaşıldığında, Allah'ın izniyle tüm dünya onları sevgiyle kucaklayacak, onları içtenlikle benimseyecek, onlara ve kendilerini çağırdıkları Kuran ahlakına tabi olacaklardır. Elbetteki bu olaylar gerçekleştiğinde de bu mübarek insanlara destek olabilmek çok büyük bir nimet ve güzelliktir. Ama unutulmamalıdır ki, asıl olarak bu şahıs $$en önce doğruyu savunarak onlar için hazırlık yapmak da Allah Katında üstün bir karşılık bulacak olabilir. Ahir zamanın bu tarihi şahıslarının en yakın yardımcılarından olabilmek için tüm Müslümanların birbirleriyle yarışmaları, aynı zamanda Kuran ahlakının da bir gereğidir. Allah Kuran'da Müslümanları yükümlü kıldığı hayırlarda yarışma ahlakını bizlere şöyle bildirmektedir:
Herkesin (her toplumun) yüzünü çevirdiği bir yön vardır. Öyleyse hayırlarda yarışınız. Her nerede olursanız, Allah sizleri biraraya getirecektir. Şüphesiz Allah, herşeye güç yetirendir. (Bakara Suresi, 148)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder